PİLOT KALEM MANİFESTOSU
I. Ben bir pilot kalem kişisiyim.
II. Yazmadığında hohlanan, sallanan.
Yazmadığında deftere bastırılıp kâğıdı yırtan ve de lanet edilen o pilot kalemim.
III. Pilot kalem bir felsefe olmayabilir. Bir sendrom da olmayabilir. Bir hastalık hiç olmayabilir.
Fakat ben bir pilot kalemim.
IV. Çaba ve çalışma ne olursa olsun başarısız olunabildiğini bilen bir pilot kalemim.
V. Bazen de akışına bırakan pilot kalemim. Fakat akışına bırakmak genelde ölü bir balığın kendini akıntıya bırakmasıyla özdeşleşir.
VI. Kâğıt yırtıldığında suçlu hep kalemdir. Kâğıdın ne kadar hassas olduğu kimsenin umurunda değil.
VII. Bana bastıranlar, yazmayınca bana lanet edenler, hep aynı elden çıkıyor. Kalem kendi elini seçemez.
VIII. Mürekkep biter. Kimse “yazmayan kalem” diye ağıt yakmaz, çöpe atılır. Çekmecenin dibinde başka tükenmişlerle yan yana yatmak da bir tür topluluktur.
IX. Akıntıya bırakılınca ölü balık gibi sürüklenirim, direnince kâğıdı yırtarım. İkisi de yazmak sayılmıyor.
Pilot Kalem Üzerine
Önce şunu söyleyeyim: Bu bir teşhis değil. Doktora gidip “pilot kalem sendromum var” demedim, demeyeceğim de. Bir felsefe kurmaya da niyetim yok, felsefeler çözüm vaat eder, benim vaat edecek bir şeyim yok. Elimde sadece bir hâl var ve o hâlin adı, masamın üstünde yuvarlanan sıradan bir kalemden geliyor.
Pilot kalem, dünyanın en sıradan nesnelerinden biridir. Kimse onu bilerek satın almaz, bir şekilde elimize geçer. Çantanın dibinde bulunur, birinden ödünç alınır ve geri verilmez. Değerli bir kalem gibi kutusunda saklanmaz, hediye edilmez, mürekkebi bitince yasını tutulmaz. Ben kendimi anlatmak için bir kalem seçtiğimde, en sıradan olanı seçtim, çünkü sıradanlığın içinde durum daha net görünüyor.
Yazmadığında ne olur? Herkes bilir. Kalem yazmaz, ilk tepki hohlamaktır. Ucuna nefes üflersin, sanki içindeki bir şeyi ısıtınca uyanacakmış gibi. Olmaz. Sonra sallarsın, mürekkep yerine oturur diye. Yine olmaz. Sonra deftere bastırırsın, önce hafifçe, sonra hırsla. Kâğıt yırtılır, altındaki sayfada bir iz kalır ama yazı yoktur. Ve o noktada lanet edersin. Kalemin yazmadığı için, ama daha çok senin bastırdığın için yırtılan kâğıda, gelmeyen cümleye, geçen güne.
Bu sahnede ilginç olan şey, suçlunun her zaman kalem olmasıdır. Kâğıdın ne kadar ince olduğunu kimse sorgulamaz. Elin ne kadar sert bastırdığını da kimse. Yazmayan kalem ve yırtılan kâğıt vardır, hüküm de hazırdır. Ben bu yüzden kalemi savunmak istemiyorum ama şunu da not düşmek istiyorum: Bana bastıran el ile bana lanet eden el aynı el. Kalem kendi elini seçemez. Bu, her şeyin özeti olabilir.
Çabanın bir ücret olmadığını çok geç öğrendim. Çalışırsan olur diye büyütüldük, ben de büyüdüm. Sonra çalışıp olmayan şeyler gördüm, hatta bizzat yaşadım. Çaba ve çalışma ne olursa olsun başarısız olunabiliyor. Bu bilgi, kimsenin sana açık açık söylemediği ama herkesin bir noktada öğrendiği bir bilgi. Ben o noktayı geçtim ve şimdi bilmenin yükünü taşıyan bir kalemim. Bu bilgi beni rahatlatmıyor, sadece çaba harcarken bile yanımda duruyor.
O zaman akışına bırakmak mı? Denedim. Bazen bırakıyorum da. Ama akışa bırakmanın çok güzel anlatıldığı bir dünyada, benim gördüğüm şey ölü bir balığın kendini akıntıya bırakmasından pek farklı değil. Yaşayan balık akıntıya bırakmaz, akıntıyla oynar, yön seçer, gerekirse karşı yüzer. Ölü balık ise sürüklenir ve bu sürüklenmeye “akış” demek, ona bir şeref vermektir. Ben bazen o şerefi kendime veriyorum, sonra ne yaptığımı fark ediyorum.
Böylece iki yol kalıyor: direnirsem kâğıdı yırtıyorum, bırakırsam sürükleniyorum. İkisinde de yazı yok. Bu sıkışmışlığı çözmeye çalışmadım, çünkü çözülecek bir şey gibi durmuyor. Manifestonun IV. ve V. maddeleri bu yüzden yan yana duruyor ve hiçbir köprü kurulmadı.
Sonra mürekkep biter, her kalemde olduğu gibi. Burada teselli beklersen yanlış yerdesin. Bitmiş kalem için ağıt yakılmaz. Çöpe atılır ya da atılmaz da, bir çekmecenin dibinde başka bitmiş kalemlerle yan yana kalır. Bu da bir topluluk sayılabilir, ama hangi anlamda sayıldığı bana kalmış: Kimse kimseye yazmıyor, hepsi aynı karanlıkta, hepsi aynı yerde.
Bütün bunları yazarken bir yandan şunu da fark ediyorum: Ben bu metni de bir kalemle yazıyorum, yani yazmıyorum diye başladığım hâl, bir şeyler yazdıran bir hâle dönüştü. Bunu bir çıkış olarak yorumlamak istemiyorum. Yazan kalem, yazmayan kalemin lehine bir kanıt sayılmaz. Bugün yazdı diye yarın yazacağının garantisi yok. Pilot kalem böyle bir şey: güvenilmez, sıradan, yırtan, sürüklenen ve yine de masanın üstünde duran.
Yani ben bir pilot kalemim. Bunun bir anlamı olup olmadığını bilmiyorum. Sadece bunun doğru kelime olduğunu biliyorum.
ben bir kalem değilim.